DIJITAL ADALETIN PEŞINDE: SOSYAL MEDYANIN GÜCÜ VE SINIRLARI
These controls rate the overall article. Each comment has its own up and down votes below.
Overall article — separate from comment votes below.
Teknolojinin getirdiği yararlar saymakla bitmez. Bir düğme ile ekranda karşımıza çıkan bilgi, kaynaklar ve olanaklar artmıştır. Bunun yanı sıra, teknolojinin sunduğu kolaylıklardan biri olan internet ve onun getirdiği sosyal medya, insanlar için büyük bir eğlence yeri hâline gelmiş durumdadır ki, dünya nüfusunun %64’ü sosyal medya kullanmaktadır. Sosyal medya, eskiden fotoğraf ve görüntü paylaşıp, resimlere ve görüntülere yorum alma ya da eskiden tanışılan kişilere yeniden ulaşma amacıyla kullanılırken, günümüzde daha çok kazanç sağlama, günlük yaşamdan kesitler paylaşma, günümüz akımları, meseleleri ve haberleri bilmek amacıyla da kullanılmaktadır. Dünya çapında Instagram, Facebook ve X’de güncel haber ve olayları takip eden 16 yaş ve üstü kullanıcı oranı %58’dir. Bu denli yaygın bir iletişim aracı elbette devletçi olmayan hükümetler için de bir manipülasyon için kullanılıyor ve adalet anlayışımızı etkiliyor. Adalet algımızın gelişimin ve değişimin göz ardı edilemez bir kısım internet ortamında gerçekleşmektedir.
Türkiye’de açılan birçok “etiket” ile kamuoyunun sesi gerekli yerlere duyurularak, hukukun toplumun beklentisi ve sosyal medyadaki sesi ile şekillendiğini görmek mümkündür. Manuel Castells, bu tür kullanımlarla beraber, sosyal medyayı iş, iletişim ve yönetim amacıyla kullanan toplumlara “ağ toplumu” adını vermiştir. Peki, insanların siyasal amaçlarla sosyal medya kullanması, onları çekingen ve durgun bir duruma mı getirmektedir? İnsanların yaşadıkları meseleleri bir bütün ve birlik hâlinde duyurmalarının birkaç yolu vardır: barışçıl gösteriler, sendikalaşma, tanıtım, sivil toplum kuruluşları ve sosyal medya. Fakat günümüzde bedensel bir alanda bulunmak yerine, özellikle sosyal medyanın tercih edildiği görülmektedir. Makale devamında, Türkiye’de sosyal medyanın etkisi ile birlikte, artan sorunlara karşı çekingen davranış nedenleri, gündem belirleme kuramının insanların hızlı unutma ve aldırış göstermeme davranışlara etkisi ile bir arada anlatılmaktadır.
Türkiye’de Sosyal Medya Kullanımı
TİAK (Televizyon İzleme Araştırmaları Anonim Şirketi) tarafından yapılan bir araştırmaya göre, 2023 yılında 5 yaş üzeri bireyler günlük ortalama 3 saat 44 dakika televizyon izlemiştir. Bu sürenin yalnızca %17’si haberleri oluşturmaktadır. Fakat bu haberler her zaman nitelikli konuları içermemektedir. Bazen ise haber sunumları olgun ve yapıcı değillerdir. Öte yandan, We Are Social ve Meltwater'ın hazırladığı "Dijital 2024 Ekim Küresel Sayısal Bilgiler Raporu"na göre, Türkiye’de etkin sosyal medya hesaplarının toplam sayısı 303 milyon 97 bindir. Sosyal medyada geçirilen süre ise ortalama 2 saat 37 dakikadır. Bu kadar yüksek kullanım oranı, yeni bir siyasal iletişim yolu ortaya çıkarmıştır. “Facebook devrimi”, “Twitter devrimi” gibi kavramlarla karşılaşmak mümkün olmaya başlamıştır. Bu kavram özellikle Arap Baharı (2010-2012) gibi olaylar bağlamında sıkça kullanılmıştır. Ayrıca, sosyal medya, büyük kitleleri örgütlendirmek, ayaklanmaları duyurmak ve koordinasyonu sağlamak için etkili bir araç haline gelmiştir. Örneğin, 2011'de Mısır'daki Tahrir Meydanı ayaklanması büyük ölçüde Facebook ve Twitter üzerinden düzenlenmişti. Fakat, sosyal medyanın kullanım alanı yaş ve ilgiye göre değiştiğinden, artık bu kavramları bütüncül bir bakış açısıyla ele almak gerekmektedir çünkü, insanlar her ne kadar bireysel olarak kitle iletişim araçlarını kullansalar da, etrafındaki kişilerden etkilenmektedirler. Bir kişi etrafındaki insanlardan iletişim için WhatsApp uygulamasını kullanıyorsa, o kişi Kakao uygulamasını kullanmayı tercih etmez. Bu uygulamaların sabitleşmesi, toplumun ilgisi ve ihtiyaçları çerçevesinde gerçekleşmektedir.
Twitter, yani yeni adı ile X adlı uygulama, insanların düşüncelerini dile getirdiği bir ortam hâline gelmişken, Facebook ise özellikle Türkiye’de orta yaş ve üstü kesimin bir eğlence alanı olmuştur. Bu durum, X’i daha siyasal bir medya ortamına dönüştürmektedir. Eğlenmek için Instagram takip edilirken, haber ve gündemi takip etmek için genellikle X tercih edilmektedir. X, dünyada %35,8 oranında eğlence amaçlı kullanılırken, asıl kullanım amacı %60,5 ile haber ve gündem takibidir. X tipi uygulamalar aynı zamanda düşünce paylaşma fırsatı sunar. İnsanlar bir noktada haksızlık olduğunu düşündüğünde, sosyal medya aracılığıyla bir kamuoyu oluştururlar. Bir veya birkaç siyasal parti ya da temsilcisi de buna önayak olabilir. Bu duruma ülkemiz açısından verilecek örneklerden biri, sokak hayvanlarının toplanması kararı sonrası açılan etiketler ve yapılan toplanmalardır. Fakat her kamuoyu, bir kitle hareketi yaratmak zorunda değildir. Bazı çağırımlar yanıltıcı olabilir. Sosyal medya aracılığıyla, ellerindeki araçlarla, toplumlar sıklıkla belirli bir söyleme veya gündem maddesine yönlendirilir. Bu yönlendirme, algı yönetimi ve kitle psikolojisi gibi yöntemlerle yapılır. Bilinçsizce ve bilmeden, insanlar aldıkları tüm kararların yalnızca kendi iradelerine dayandığına inanırlar. Toplumsal yapılandırmacılık ve kitle iletişim teorileri açısından, bu vaka bireylerin ve toplumsal gerçekliklerin medya tarafından nasıl inşa edildiğine dair önemli bir örnek teşkil eder.
Eylem Yapmak İçin Sosyal Medyanın Tercih Edilme Nedenleri:
1. Korku, Tükenmişlik Ve Yorgunluk
Sosyal medya insanları eylem ve gösteri açısından çekingenliğe yönlendirebilmektedir. Korku, hızlı gündem değişikliği ve belirsizlik nedeniyle vatandaşlar genellikle ne yapacaklarını, kimi nasıl savunacaklarını tam olarak bilemezler. Bunun temel nedenleri, bireylerin zaman zaman maruz kaldıkları bilgi akışı ve etkileşimler sonucunda, kendi düşüncelerini bağımsız bir şekilde şekillendirme fırsatını bulamamalarıdır. Sosyal medya platformlarında hızla yayılan içerikler, söylemler ve öne çıkan tepkiler, bireylerin düşünce süreçlerini doğrudan etkileyerek, farkında olmadan başkalarının yönlendirdiği fikirleri benimsemelerine yol açabilmektedir. Bu yüzden harekete geçmeleri zaman alır ve çoğu zaman bu tepki yalnızca sosyal medya ile sınırlı kalmaktadır. Tutuklanma korkusu ve baskı altında hissetme, insanların düşüncelerini ifade etmekten çekinmelerine ve toplumsal olaylara katılım konusunda geri adım atmalarına yol açmaktadır. Bu korku, çoğu zaman bireylerin kendi iradeleriyle şekillendirdiği bir duygu değildir.
Birincisi, korku, çoğu zaman çevresel etkenler ve öğrenilmiş davranışlar yoluyla gelişmektedir. Bazı korkular, çocuklukta maruz kalınan baskıcı tutumlar veya sosyal değerler nedeniyle oluşmaktadır. Ancak çağdaş toplumlarda medya, korkunun şekillenmesinde oldukça güçlü bir görev almaktadır. Örneğin, Türkiye’de ayaklanma ya da eleştirel bir yorum yapan kişilerin gözaltına alındığı haberleri gündeme gelmektedir. Bu durum, topluma "Ben de aynı şeyi yaparsam başıma bir şey gelebilir" mesajını verir ve insanlar, herhangi bir tepki göstermeden önce iki kez düşünmeye başlar. Bu tür bir korku, medya aracılığıyla yayılan ve bireylerin kendi deneyimlerinden bağımsız olarak edindikleri yapay bir korku olabilmektedir.
İkincisi, toplumda gözlemlenen karamsarlık da benzer bir şekilde dış etkenlerden beslenir. İnsanlar sürekli olarak bunalımlar, toplumsal çöküş ve güvensizlik ortamı gibi söylemlerle karşı karşıya kaldıklarında, bu durum onların geleceğe dair umutlarını zedeler. Ama bu karamsarlık, her zaman somut gerçekliklere dayanmaz ve çoğunlukla yapay algılardır. Medya ve sosyal medya platformları, olumsuz olayları daha çok öne çıkararak bireylerin duygu durumunu şekillendirebilir. Örneğin, bir ayaklanmaya katılım gösteren küçük bir topluluğun şiddetle bastırılması, medyada geniş yer bulduğunda, sanki tüm ayaklanmalar aynı şekilde sonuçlanacakmış gibi bir algı oluşturmaktadır. Bu da insanların harekete geçme cesaretini kırabilmektedir. Oysa farklı bir çerçeveden bakıldığında, bu tür olaylar toplumsal değişimin ve dayanışmanın kıvılcımı olabilir.
Korku ve karamsarlık bireylerin doğrudan yaşadıkları deneyimlerden çok, maruz kaldıkları bilgi akışı ve medya temsilleri yoluyla şekillenir. İnsanların suskunluğu ve eylemden kaçınmaları, çoğu zaman bu yapay korkuların ve yönlendirilmiş karamsarlığın bir sonucudur. Bireylerdeki bu çekingenlik insanları “birlikten kuvvet doğar” zihniyetinden ayırmakta ve eylem planlarından uzak tutmaktadır. Türkiye’de daha önce yaşanan Gezi Parkı gibi önemli ayaklanmalardan sonraki tutuklanmalar ve baskı bu çekimserliği iyice artırmıştır. Fakat anketlere göre katılımcılar %96’sı kadın hakları ve %88’i asgari ücretin artması konusunda barışçıl eylem yapılabileceğini savunmuştur. Bu da şunu gösterebilir, kadın hakları gibi konulara karşı yapılan gösteri baskıları halktan kaynaklanmamaktadır.
15 Temmuz darbe girişiminden sonraki olağanüstü hal (OHAL) kararıyla, eylemlere olan düşünce değişmiştir. Yasaklar çoğalmış ve derinleşmiştir. Kapalı ve açık alanlarda yapılacak her türlü toplantı ve gösteri yürüyüşü yasaklanabilir, ertelenebilir veya izne bağlanabilirdi; yetkililer, eylemlerin yer ve zamanını tayin etme, izne bağlı toplantıları gözetim altında tutma ya da gerektiğinde dağıtma yetkisini kullandı. Bu durum, bireylerin müşterel eylemlere katılmasını zorlaştırırken, ifade özgürlüğü de önemli ölçüde daraltıldı. Aynı zamanda, iş güvencesi üzerinde de kısıtlamalar getirildi; ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı durumlar, sağlık sebepleri veya emeklilik gibi durumlar dışında işten çıkarmalar izne bağlandı ya da ertelendi. Bunun yanı sıra, sivil toplum kuruluşlarının faaliyetleri de sıkı denetime tabi tutuldu; her dernek için ayrı karar almak koşuluyla ve üç ayı geçmemek kaydıyla faaliyetleri durdurulabildi. Tüm bu uygulamalar, yalnızca bireylerin kendilerini ifade etme ve hak arama süreçlerini değil, aynı zamanda toplumsal örgütlenme kapasitesini de sınırlandırmıştır. Fakat daha sonra, valiliğin yasağı olmadığı halde, polisin gösterilere karıştığı görülmektedir. Bu da doğal olarak insanları korkuya sürüklemektedir. Oysaki, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu 3. Maddesine göre “herkes önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız bir şekilde, kanunların suç saymadığı belirli amaçlarla gösteri yürüyüşü ve toplantı ayarlama haklarına sahiptir”.
Siyasal ve toplumsal olaylar, bazen insanların tükenmiş ve yorgun hissetmesine yol açmaktadır. Bu durum, özellikle sürekli kötü haberlere ve bunalımlara maruz kalan insanlarda görülebilir ve onlar, etkin kalma ve katılım gösterme konusunda zorluk yaşayabilirler. Bu da, bu bireylerin sosyal medyada etkin kalıp seslerini duyurmaya çalışmalarına rağmen, diğer türlü harekete geçme olanaklarından kaçınmalarına neden olabilir. Bilgi fazlalığı ve sürekli bir şeyler yapma çabası, insanları elektronik platformlarda kalmaya yönlendirmektedir. Sosyal medya kullanımı, duyguları tetiklediği için, kullanıcılar bir şeyler paylaşarak, ani tatminlik hissini yaşayabilmektedirler. Bu tatminlik hissinin yeterliliği de, insanların paylaşımdan öteye gitmesini engelleyebilmektedir. Örneğin, insanların “#Filistineözgürlük” adı altında yaptığı milyonlarca, hatta milyarlarca paylaşım ve destek, Filistindeki insanların zarar görmesini engelleyememiştir. Bunun başlıca sebebi ise, uluslararası gerçekçilik kuramı etkisidir. Yani, uluslararası gerçekçilik kuramına göre devletler, ahlaki kaygılardan çok ulusal çıkarlarına göre hareket eder. İsrail’in Filistin üzerindeki etkisi, sosyal medyadaki tepkilere göre değil, güvenlik kaygısı, güç dengesi ve iç siyasi unsurlara dayanır. Bu nedenle, küresel sosyal medya etkisi ve baskısı, İsrail’in çıkarlarına zarar verecek bir noktaya ulaştığı zaman bir siyasal değişime neden olabilir. Lakin sosyal medya, somut değil, soyut bir güçtür. Bu nedenle, etkisi sınırlıdır. Kamuoyu baskısı devletler ve hükümetler üzerinde bir miktar baskı yaratabilir, ancak bu tür bir baskının dış veya iç siyasaya dönüşmesi için çıkarlarda önemli bir değişim olması gerekir ki bu çoğu siyasi mesele için geçerli olabilir. Öte yandan, sosyal medya platformları İsrail çıkarlarını savunan ve destekleyen toplulukların kontrolü altındadır. Bu durum sosyal medya etkileşiminin kontrollü ve yapay bir ortamda gerçekleşmesini sağlar. Bu platformlar, insanları genellikle bedensel eyleme geçmeden yalnızca dijital alanda tepkilerini ifade etmeye yönlendirir. Sonuç olarak, sosyal medya platformlarındaki etkinlikler, devlete veya hükümetlere gerçek bir tehdit oluşturacak türden güçlü bir değişim yaratmakta yetersiz kalabilir.
2. Gündem Belirleme Kuramı Ve Dikkat Süresindeki Azalma
Gündem belirleme kuramı, iletişim araçlarının toplumun ilgisini çeken konuları belirleyerek önemli konuları vurgulama ve toplumu tek bir yöne odaklama amacını taşır. Geleneksel iletişim çağında televizyon ve gazete gibi kitle iletişim araçları genellikle halkın tartışma konularını büyük ölçüde etki altına almış olsa da sosyal medyanın yükselişiyle bu sürecin önemli ölçüde değiştiği görülmektedir. Gündem belirleme kuramına bakıldığında gündem haber kanallarında ve gazetelerde her gün değişebilir, bu değişim sosyal medya da ise anlık bile olabilmektedir. Bu anlık ve kısa süreli değişimler insanlarda dikkat eksikliğinin ve unutkanlığın artmasına neden olabilmektedir. Sosyal medya insanları sürekli yeni bilgilere maruz bırakır. Gündemdeki hızlı değişimlerle birlikte bu bilgi yoğunluğu insanların dikkatini tek bir konuya odaklamasını zorlaştırır ve dolayısıyla birden fazla konuyla aynı anda ilgilenmek insanları ilgilendirir. Bu tür bir uyarılma dikkat dağıtmayı artırır; bu nedenle bilgi kısa süreli hafızada kalır ve çabuk unutulur. Bu durum, insanlarda dikkat eksikliği ve unutkanlık gibi sorunların artmasına katkıda bulunmaktadır.
Sosyal medya’nın yalnızca çocukların dikkat sürelerini azalttığı değil, aynı zamanda yetişkinlerin de dikkat sürelerini kısalttığı görülmüştür. Sürekli yapılan yeni içerik paylaşımları, insanların gündemdeki konulara olan ilgisini ve dikkatini kısa süreli hâle getirmektedir. Bunun sebeplerinden biri ise sürekli en fazla bir ya da iki dakikalık içeriklere maruz kalmaktır. Zaten sosyal medya uygulamalarının da bizden istediği, o kısa videoları izleyip, uygulamada daha fazla kalmamızdır. Kullanıcı platformda ne kadar kalırsa, uygulama o kadar para kazanır. Uygulamalar kullanıcılar için o kadar kolay hazırlanmıştır ki, onlar için zaman ve mekan algısı gider, ve geriye o kısacık zamanda maruz kalınan içerikler kalır. Ortalama bir sosyal medya kullanıcısı her içeriğe 10-15 saniye göz atarsa, 1 saatte yaklaşık 250-350 gönderi görebilir, daha hızlı hikayelere ve içeriğe bakan biri için bu sayı 500’e çıkar. Türkiye için ortalama yaklaşık 2,5 saat olduğu için bu sayılar 1500’e kadar çıkabilir. Bu kadar fazla bilginin ve haberin olduğu mecrada, dünya çapında büyük bir olay olsa bile, bu durum birkaç gün veya hafta içinde unutulabilir. Bu da bazı konuların yeterince tartışılmadan göz ardı edilip, bir kenara bırakılmasına yol açabilir.
Türkiye'de sosyal medyanın etkileri, özellikle gündem değişiminin hızı ve dikkat dağınıklığı bağlamında açıkça görülebilir. Örneğin, "yeni doğan" çetesi gibi güncel ve toplumsal tepki çeken bir olay, başka bir büyük mesele ortaya çıktığında hızla gündemden düşebilmektedir. Benzer şekilde, Kahramanmaraş depremi gibi büyük bir felaketin ardından, kaybolan çocuklar ve diğer mağdurlar için sorumluların tespit edilmesi ve cezalandırılması yönünde bir talep oluşmuştur. Fakat bu talep, sosyal medyanın hızlı gündem değişimi ve bilgi akışı nedeniyle kısa sürede etkisini kaybetmektedir.
Bu dava adaletle ilgilidir; aynı zamanda afet önleme ve hazırlığı içeren diğer süreçlerle de ilgilidir. Örneğin, deprem gibi bir doğal afet sırasında yaşanan kayıplar ve hasarlar, yalnızca cezai cezalandırmadaki bir kusura işaret etmekle kalmaz, aynı zamanda bu tür afetlerin tekrarlanmamasını sağlamak için düzeltilmesi gereken hatalı altyapı, kontrol ve acil durum müdahalelerini de gösterir. Örneğin deprem sonrası yapı denetimleri, hızlandırılmış kentsel dönüşüm faaliyetleri, güçlendirilmiş afet yönetim sistemleri gibi önlemler ancak toplumun sürekli ilgisi ve denetimi ile etkili bir şekilde uygulanabilir. Sosyal medyanın yarattığı dikkat dağıtma ve bilgi kirliliği bu tür önlemlerin uzun vadede takip edilmesini ve uygulanmasını engelleyebilir. Böylece sosyal medyanın etkileri güncel olayları unutturur; toplumsal sorunların çözümüne yönelik süreçleri de olumsuz etkiler.
Kitle İletişim Araçlarındaki İki Farklı Süzme Yöntemi Ve Gündem Belirleme Kuramı İle İlişkisi
Kitle iletişim araçları ve gündem belirleme kuramı üzerine çıkan iki kuram vardır. Biri, iki aşamalı akış kuramıdır. Bu kuram, kitle iletişim araçlarında yer alan mesaj odaklı paylaşımların, sosyal medyayı dikkatli kullanmayan kişilere doğru yayılmasına yardımcı olmayı ve bunun sonucunda ise medyanın gündemini belirleyerek, onu kolaylaştırmaya yarayan kanaat önderlerini temsil etmektedir. Bilgi ya da haberin doğruluğu önceden denetlenmektedir ve süzülmektedir. Ardından, okuyucu ya da izleyiciye iletilir. Diğer kuram olan tek adımlı akış ise, insanların belli kurum ve kuruluşlara güvenerek onlara karşı tutumlarının azalması yönünde bir yaklaşım sergilemeleridir. Yani, sosyal medyada kullanılan süzme yönteminin kullanıcıyı tekdüze bir bilgi akışına maruz bırakmasıdır. Öne çıkan bu kuramın doğruluğu kesin olmamakla birlikte, eğer doğru ise varılacak nokta, gündemin sadece dikkatli kullanıcılar tarafından takip edilen, sınırlı bir topluma dönüşmesi ve dikkatsiz kullanıcıların ise taraflı, kendilerinin daha çok tercih ettikleri yayınları izlemesidir. Bu, kullanıcıların yalan haber ya da bilgiyi kendilerinin araştırmasına ve öğrenmesine mecbur kalmasıdır, ama bu da herkesten beklenemez çünkü bazı insanlar bilgilerin doğruluğunu araştırmayı reddedebilmektedir. Reddetmeseler bile, doğru bilgiyi nereden temin edebileceklerini bilemeyebilirler. Bilgi açısından zengin kişiler zengin, fakir olanlar fakir kalmaya devam etmektedir. Bunun sebebi de, eğitim süreçlerinde yoksun kanılan “sorgulama” yetisinin yeterince gelişmemesinden kaynaklanmaktadır. Eğitim düzenin ezberci olması ve baskıcı bir toplum yapısı, bireyin sadece verilen bilgiyi kabul etmesini teşvik eder, eleştirel düşünme becerilerini geliştirmeyebilir. Dr. Orhan Okanoğlu'nun görüşüne göre, geleneksel eğitim düzenin çoğunlukla öğrencilere bir dizi bilgi parçasının aktarılması ve bu bilgilerin ezberlenmesiyle sınırlıdır. Öğretim düzenleri, düşünme ve sorun çözme becerilerini geliştirmeye yönelik değildir. Düşünme yeteneği gelişmemiş bir öğrenci, zihinsel faaliyet olarak yalnızca topladığı bilgileri aktarabilir ve bu bilgileri nasıl kullanacağını bilemez.
Tembellik ve sosyal kabul, sorgulama yeteneklerinin gelişimini de dışarıda bırakır çünkü sorgulama sosyal dışlanmaya veya eleştiriye yol açabilir ve bir birey bu davranışı bilinçli veya bilinçsiz olarak bastırabilir. Bu, insanların sosyal medyadan uzak durduğu anlamına gelmez. İnsanlar elektronik platformlarda nerede arama yapacaklarını, hangi içeriği kullanacaklarını ve bunları nasıl kullanacaklarını kendi tercihlerine göre kişiselleştirir ve belirler. Örneğin, çevre sorunları hakkında bilgi edinmek isteyen bir kişi sosyal medya hesaplarını önceden ayarlayabilir ve yalnızca o haberlere göz atabilir. Instagram'da çevre hesaplarını takip etmek gönderileri onlar için filtreleyebilir. Lakin, sosyal medyada son dakika haberlerine rastgele de rastlamak mümkündür. Örneğin, bir kullanıcı Facebook'ta arkadaşlarının paylaşımlarını kontrol ederken, aniden güncel bir siyasi olayla ilgili bir paylaşımla karşılaşabilir. Bu olaylar, bu rastgele paylaşımlar yüzünden gündem belirleme etkisini hiç kaybetmez; aksine, medyada yayınlanmaya devam eder.
Ancak yukarıda bahsedildiği gibi uluslararası gerçekçilik etkisini yıkmak bu kadar kolay değildir, ama olanaksız da değildir. Sosyal medya, insanların düşüncelerini değiştirmek ve yönlendirmek için etkileşimsiz medya kaynaklara göre daha etkili bir yerdir. Televizyonda insanlar kendi zevklerine yakın yayınları sabit ve hiçbir değişiklik olmadan izleyebilir. Oysa sosyal medyada eğlence dışı paylaşımlar aniden karşımıza çıkabilmektedir.
Facebook üzerine yapılan bir araştırmaya göre, kullanıcıların %62'si uygulamada başka şeyler yaparken haberlere rastgele maruz kalmaktadır. Ancak bu kullanıcılar siyasi ilgi gösteren bir arama yapmamış veya bu yönde bir davranış sergilememiştir. Bu durum, gerçek zamanlı bilgilere erişim sağlayabilmektedir. Böylece daha fazla insan belirli bir siyasi konu hakkında bilgilendirilebilir ve endişelerini dile getirebilmektedir. Aynı düşüncedeki kişiler bir kamuoyu oluşturarak, gerekli yerlere ulaşırsa, bir hareket ortaya çıkabilir. Bu durumda, iki aşamalı akış yerine tek aşamalı akış daha fazla kullanılacağı için insanlar sosyal medyayı dikkatli kullanmak zorundadır. Manipülasyonlar insanları yanlış yönlendirmek kolaydır. Bunun sebebi ise yukarıda bahsedilen, bilgi doğruluğunu sorgulamamak ve tek taraflı bakış açısıdır. Bu nedenle, insanların istemeden, sonuç alınmamış bir bilgiyi veya haberi kullanarak bir temsilci seçmeleri muhtemeldir. Araştırmalara göre, Gündem Belirleme Kuramı ne kadar çok kullanılırsa, halkın siyasi temsilcileri değerlendirirken o gündemleri dikkate alarak seçim yapması da o kadar artar. Aynı şekilde, siyasi bilgisi az olan insanlar düşünüldüğünde, bu durumun artması beklenir çünkü başka bir araştırmaya göre, Facebook'ta siyasi içerikler gören katılımcılar, bu içeriklere maruz kalmayanlara göre, belirli siyasi konularla daha çok ilgilenmektedir. Bu nedenle, sosyal medya uygulamalarındaki içeriklerin arz ve talep ilişkisini şekillendirdiği söylenebilir. Sosyal medya, kullanıcıların siyasi içeriklere olan ilgisini artırarak, belirli konulara yönelik bir talep yaratır. Bu da, siyasi içeriklerin daha fazla yayılarak bu talebi karşılamaya devam etmesine neden olur. Yani, bir yandan içeriklerin arzı artarken, diğer yandan bu içeriklere yönelik kullanıcı ilgisi de güçlenir. Siyasi ilgisi düşük olan kişilerde bu etki daha belirgindir. Siyasi ilgisi az olan kişilerin, siyasi bilgi düzeyinin düşük olduğu düşünüldüğünde, Gündem Belirleme Kuramı nedeniyle karşılarına çıkabilecek tek aşamalı akış paylaşımlarıyla manipüle edilmeleri ve etkilenmeleri daha da kolaylaşacaktır. Bu durum, toplumların gerçekten istedikleri bir temsiliyete sahip olup olmadıklarını sorgulamalarına neden olacaktır. Fakat bazen, uygulamalar ve algoritmalar karşıt görüşleri tamamen susturmak yerine belirli bir seviyede var olmalarına izin vererek tartışmaları canlı tutabilir. Algoritmalar, en çok etkileşim getiren içerikleri öne çıkardığından, duygusal tepkiler artırabilir ve insanlar kendi görüşlerine daha da sıkı sarılabilir. Bu da fikir özgürlüğünün azalmasına neden olabilmektedir çünkü mantıklı tartışmalar yerine, duygu odaklı tepkiler ön plana çıkmaktadır.
Olası Çözüm Yaklaşımları
Bu durumda yapılması gereken, önlemleri doğru bir şekilde almaktır. Sosyal medya eğitimi, sanal okuryazarlığın temellerini atarak ve çocukların interneti güvenli ve bilinçli bir şekilde kullanmasını sağlayarak çocukluktan itibaren başlamalıdır. Ayrıca sosyal medya platformlarının nasıl çalıştığı, çevrimiçi kimlik güvenliği, kişisel veri koruması, sanal izler bırakma, çevrimiçi zorbalık ve siber güvenlik konularını da kapsayabilir. Çocuklara doğru bilgilere ve yanlış bilgilerin nasıl oluşturulabileceğine erişim sağlanmalı, manipülasyon araçları ve eleştirel düşünme becerileri güçlendirilmelidir. Bu, hem çocukların hem de yetişkinlerin sosyal medya araçlarını akıllıca kullanmalarına ve dijital dünyada yatan tehditlerin farkına varmalarına yardımcı olacaktır. Bu eğitimin kapsamı aile içinde olduğu kadar okul ortamında da vardır.
Sosyal medyadaki bilginin rastgeleliği ve kaosuyla baş etmek çok zor olduğundan, bilinçli bireyler yetiştirmek büyük bir zorunluluk haline gelmektedir. Bu bilinç, sosyal medyanın sağladığı içerik ve etkileşimleri doğru bir şekilde değerlendirmeyi, yorumlamayı ve bunlara uygun şekilde yanıt vermeyi içeren farkındalıktır. Bilinçli bireyler sosyal medyada karşılaştıkları bilgileri eleştirel bir şekilde sorgular; bu nedenle yanlış bilgileri fark eder ve dijital dünyada sağlıklı ve güvenli bir şekilde etkileşim kurarken daha sonra bunlardan kaçınır. Kaynak doğrulama ve araştırmanın değerinin büyük ölçüde ortaya çıktığı durumlardır. Zira sorgulamanın olmadığı yerde, istenmeyen sonuçlara ulaşmak daha kolaydır çünkü manipülasyon gerçekleştirmek basittir. Doğru kaynakları tanıyan ve araştırma yapan kişiler, genellikle bilinçlerinden dolayı daha yüksek karar verme kabiliyetine sahiptir. Bu nedenle, iyi bir eğitimle azaltılabilecek bilgi kirliliğinin önüne geçilebilir. Belki de çoğu zaman çekingen bir şekilde sadece yorum yapmak yerine, toplumun bir parçası olup, gerektiğinde bedensel olarak da ayaklanma eğilimi göstermeye başlayabilirler. Her birey toplumun bir parçasıdır ve her biri karar alma süreçlerinde ağırlık taşır. Eğitimli insanların farkındalık seviyelerini belirli bir seviyede tutmaları; çünkü bu sadece bireysel bir faktör değil, aynı zamanda toplum için genel bir sağlık faktörüdür. Devletin bu farkındalığın yayılmasında ve eğitimde öncü bir rol üstlenmesi gerekir. Bu bağlamda, devletin rolü yalnızca eğitimi değil, aynı zamanda vatandaşların sanal ve sosyal bilinçlerini artıracak tekniklerin geliştirilmesini de içerecektir. Devletin bu yükümlülüğü, daha bilinçli, güvenli ve sorumlu bir toplum kurma yolunda birincil adım olacaktır.
Bilgiler aynı kalmaz. Eski veriler yeni keşifler ve kuramlarla değişebilir. Öz farkındalığa sahip olan ve farkındalıkla sürekli olarak her şeyi sorgulayıp iyileştirebilen bireyler, en azından manipülasyona karşı daha dirençli olmak için değişirler. Ancak, yalnızca eğitim almış olmaları, onları her zaman güvenilir kılmayabilir. Bazı eğitimli bireyler, beklenilen davranışları sergilemeyebilir ve bu durum, insanları yanıltabilir. Eğitim ve bilgi, bireylerde özgüven geliştirebilirken, zamanla bu özgüvenin kibire dönüşmesi olasılığı vardır. Bu kibir, bireyleri dar bir açıya hapseden ve olumsuz etkileyen bir etkene dönüşebilir. Dolayısıyla, eğitimli bireylerin yalnızca bilgiye dayalı değerlendirilmesi, tek başına bir güven ölçütü olmamalıdır; kişilik, değerler ve eleştirel düşünme becerileri de göz önünde bulundurulmalıdır. Dış etkenler, inanç ve kültürel etkenler insanın ahlak anlayışını değiştirebilmektedir. Bireyler, sahip oldukları düşünceler ve benimsedikleri ahlaki değerler doğrultusunda belirli topluluklar oluştururlar. Bu yüzden, bilinçli ve ahlaki değerlere sahip bireylerin sayısı arttıkça, toplum da o ölçüde gelişir. Sosyal medyanın doğru kullanımı ve adalet arayışı ise, bilinçli bireylerin sorgulama yeteneğiyle şekillenir. “Bu gerçekten doğru ve gerekli bir eylem mi?” sorusuna verilen bilinçli yanıtlar, sosyal medyadaki değişimi ve dönüşümü belirleyebilmektedir.
These controls rate this comment only. Story-wide thumbs stay in the article header.
Comments
Threaded discussion with reversible voting.
Add a comment
Related articles
Latest reads with the same topic and region tags.
Essentials|30 Aug 2026|Society
Social Interaction Overload and Political Participation
Social interaction overload describes a condition in which the volume of mediated communication a person receives exceeds the capacity to process it,…
Analysis|05 Jul 2026|Society
Financial Freedom: A Fallacy to Flee from Modernity's Constraints
The core discipline of sociology emerged through its engagement with the social problems that surfaced in modernity. Not because prior social…
Essentials|14 Jun 2026|Society
The Global History of International Law
International law is the body of rules and principles that governs the conduct of states and, increasingly, of international organisations and…
Essentials|24 May 2026|Society
The Monroe Doctrine
On 2 December 1823, President James Monroe delivered his seventh annual message to the Congress of the United States of America (hereinafter USA).…
Analysis|03 May 2026|Society
The Problem Of Communism
The idea of communism is now a little less than 200 years old, and since then, it has had a remarkable history. It is one of the fastest proliferated…
Analysis|19 Apr 2026|Society
The Middle Class As Essential Driver For Lasting Political Change
The ongoing war fought against Iran through the United States of America (hereinafter: USA) and Israel arise several crucial question that do not…
